Bugünlerde çokça dillenen ve ‘yeni konjonktür’ deyimi ile hayatımıza yerleşen kriz sonrası belirsizlikler dönemi, bilinmeyen karşısında herkesi çok daha tedbirli olmaya davet ediyor. Üstüne bir de yaşanmışlıklardan öğrenilenler eklenince, olası olumsuz senaryolar için önceden önlemler almakta fayda görülüyor. Bu çerçevede 2011 yılının ana başlıklarından biri kredilerdeki büyüme olacak.  Zira kredi büyümesi ekonomi yetkililerini tedirgin ediyor. Düşük faiz politikasını devam ettirme kararında olan Merkez Bankası, bu ortamın doğası gereği kredilerde oluşabilecek aşırı genişlemeyi sınırlamaya çalışacak. Gerekçe ise cari açık!

O halde kredilerle ilgili birkaç konuya değinelim:

1.Yaşanmışlıklardan alınan dersler var

Mortgage krizini unutmadık. Çünkü onun tetiklemesiyle oluşan büyük krizin etkileri hala devam ediyor. Gelişmiş ülkelerde krediler konusundaki yapılan yanlışlar ise bugün gelişmekte olan ülkelere ders niteliğinde. Hatırlatmak gerekirse; Amerikan Merkez Bankası (FED), 2008 krizi öncesindeki birkaç yıl, enflasyonu düşük seviyelerde tutmaya çalışmış, paralelinde düşük faiz ortamı ile tetiklenen borçluluk oranı aşırı yükselmiş, varlık fiyatları artmıştı. Sonuçta oluşan balon patlamıştı. Bundan çıkarılacak dersler var. Merkez Bankası’nın gerekçelerinden biri bu! Üstelik bu kez önümüzde kestirilemeyen yeni bir düzen var.

2.Krediler sadece kendi içinde değil milli gelire oranı itibariyle de büyüyor

TCMB verilerine göre 2010 yılında krediler bir önceki yıla göre %34 büyüdü. 2009’da krizin de etkisiyle %6.8 olan bu büyüme sırasıyla 2008’de %30.2, 2007’de %27.8, 2006’da ise %41 oranında gerçekleşti. Demek ki böylesi bir büyüme ilk kez yaşanmıyor. Buradan bakarsak büyümenin kriz önceki seviyelerine dönmüş olduğundan bahsetmek mümkün ama 2006’da çok daha fazla bir büyüme var. Öte yandan kredi hacmindeki değişimin GSYH (milli gelir)’e oranına bakıldığında durumun 2010 yılı için biraz daha özel olduğunu farketmek çok da zor değil.  2010 yılında %10.7 olarak gerçekleşen bu oran 2009 yılında %2.6, 2008’de %8.8, 2006 ‘da ise %8.3 idi! Sonuç olarak 2010’daki kredi büyümesi GSYH üzerinden bakıldığında daha büyük bir genişlemeye işaret ediyor.

3.Kredi mevduat oranında da artış var 

Kredi ile mevduat arasında sıkı bir ilişki olması beklenir. Zira bankalar ana faaliyet konusu itibariyle topladıkları mevduata karşılık ihtiyacı olana kredi verirler. Aradaki faiz farkından da para kazanırlar. Elbette tek kaynak mevduat değildir. Yurtdışı borçlanmalarla elde edilen fonlar, merkez bankasından alınan borçlar da bu kaynaklar arasında sayılabilir. Kredilerdeki büyümenin önemsenmesinin bir diğer nedeni de kredilerin anakaynağı olan mevduattaki artışın kredilerdeki artışın gerisinde kalması. Bu perspektifte, geçtiğimiz yıla baktığımızda, bankacılık sektöründe toplam kredilerin toplam mevduata oranı geçen yıla oranla %8 artmış görünüyor. Bu da mevduat artış hızının göreceli olarak kredi artış hızından daha yavaş olduğunu gösteriyor

4.Kredi mevduat arasındaki vade uyumsuzluğu 

Kredilerde borçlanma vadesi uzuyor ama mevduatın vade yapısı tam tersi yönde hareket ediyor. Yani kısa vadeli kaynaklarla uzun vadeli krediler fonlanıyor. Bu ise risk teşkil ediyor. Zorunlu karşılık oranları ve faiz ayarlamaları ile kısa vadeli mevduat ile uzun vadeli mevduat arasındaki faiz farkının belirginleşmesi hedefleniyor. Böylece vade uyumsuzluğundan kaynaklanan riskin azalması amaçlanıyor. Sadece mevduat değil elbette bankaların diğer fon kaynaklarının vadesinin de uzaması hedefler arasında.

Sonuç olarak tedirginliklerin arkası boş değil.Ancak talep varken kredilerin sınırlandırılmaya çalışılmasının ekonomik istikrarı etkileyebileyeceğine yönelik kaygılar da yok değil.