Kaldığımız odaya daha ilk gün “Çukur” adını verdik. Şimdiye kadar kaldığımız en kötü odaydı.
Odaya girer girmez bizi yastıkların üzerindeki ölü sinekler karşıladı. Üstelik yalnız da değillerdi; cenazelerine katılmaya gelen kalabalık bir kara sinek topluluğu da oradaydı. Atmosfer oldukça duygusaldı.
İlanda klima yazıyordu. Biz de doğal olarak klima bekledik. Karşımıza çıkan ise üzerindeki toz katmanlarıyla küçük bir arkeolojik kazı alanını andıran, tarihi eser niteliğinde bir vantilatör oldu.
Denizden sonra odaya dönmek adeta bir ceza oyunuydu. Sahilden ayrılırken yüzümüzdeki mutluluk kayboluyor, odaya yaklaştıkça nabzımız yükseliyordu.
Duşakabin mühendislikten çok cesaret üzerine kurulmuştu. Her dokunduğumuzda yeni bir parçası elimizde kalıyordu. Birkaç gün daha kalsaydık çıkışta duşakabini parça parça teslim etmek zorunda kalabilirdik.
Ama bir parantez açmak lazım. Tesiste çalışan genç arkadaşa acilen zam yapılmalı. Sıcak su akmıyor dedik geldi çözdü, sabun pompası çalışmıyor dedik geldi doldurdu. Üşüyoruz dedik, klima olmadığını kabul etti ama yine de camı kapatalım diyerek yaratıcı çözümler üretmeye devam etti. Maşallah her şeye bir çözümü vardı.
Camı kapatalım demişken, sakın pencere olduğunu sanmayın. Oda yerin altında, cehenneme komşu bir konumdaydı. Duvara açılmış, pencereyi uzaktan görmüş bir boşluk vardı. Baktığınızda ya hiçliği ya da dünyanın çekirdeğine giden bir tüneli görüyordunuz.
Bu tatilin bana kattığı en büyük şey şükür duygusu oldu. Eve dönüp etrafa baktığımda yıllardır fark etmediğim gerçeği anladım: Meğer sarayda yaşıyormuşum.
Biraz daha fazla verip düzgün bir yer seçseymişiz, tatilden hatıra yerine travma getirmezmişiz. Ekonomik davranalım derken kendimizi bir sosyal deneyin içinde bulduk. Tatil yapmaya gittik, stres yönetimi eğitimi alıp döndük.
Bu odada kalmış olmamız da bir aile sırrına dönüştü. Yıllar sonra biri konuyu açarsa göz göze gelip sessizce başımızı sallayacağız ama detaylara girmeyeceğiz.